banner91

Jean Paul Sartre’ın ifadesiyle; insan, özgür olmaya mahkûm bir varlıktır.

‘’Özgür olmaya mahkûm olmak.’’ Kulağa biraz tuhaf geliyor. İlk aklıma gelen; insanı özgürlüğe iten hareket ettirici bir varlık olabilir mi? sorusu oluyor. Yetke ile özgürlüğe mahkûm edilen bir insan da ne kadar özgür olabilir? Şüphesiz Sartre burada mahkûm ettirici güç olarak Tanrıyı işaret etmiyor. Kastedilen mahkûmiyet bir durumu temsil ediyor. İnsanın mahkûm olduğu şey özünü oluşturmakta özgür olması, anlamsız varlığını anlamlı hale getirmesi durumudur.

İnsan hayatı birden fazla olanakları içinde barındırır ve bu olanaklar içerisinde kendi anlamını yaratır. İnsanın özü belki de varlığından önce tayin edilmiş olsaydı topun ağzından çıkan gülle gibi tek bir doğrultuda giderek varoluşunu anlamlandırma özgürlüğüne sahip olmayacaktı. Ama insanın kendi hayatını anlamlandırma özgürlüğünün de bir bedeli olacaktır muhakkak…

Bu noktada; ‘’insan, yarattığı anlamlar ve imgeler üzerine çatışmaya mahkûm bir varlıktır’’ diyebiliriz.

Örneğin: evlilik imgesi ortaktır ama kadının ve erkeğin imgeye verdiği anlam birbirinden çok farklıdır. Kimi toplumlarda evlilik, kadının erkeğe kulluğunu ifade ederken; kimi toplumlarda da eşit hak ve özgürlüklere sahip iki insanın hayatlarını birleştirmesi, erkeğin kadın üzerinde erk sahibi olmaması anlamına gelmektedir.

Başka bir deyişle ifade etmek gerekirse; evlilik imgesi, topun ağzına koyulan bir gülle gibidir. Top hayatın içerisinde ateşlendiğinde gülle bir bütün halinde kalmak yerine parçalarına ayrılır. İmgenin kendisi bulanıklaşır, bizde elimizde kalan parçalarla bütüne dair anlamlar çıkartırız. Yani her toplum eline geçirdiği parçayla kendi mizacına göre anlamını oluşturur.

Diğer tüm imgelerde de aynı durum geçerliliğini korur. Her dini inanç kendisini hakikat olarak tanımlar. Her ideoloji kendisinin mutlak doğru olduğunu öne sürerek bulunduğu coğrafyadaki insanları etkisi altına alır ve sosyal yaşamı belirler.

Sosyal hayata baktığımızda da birey, aile hakkında, aile mahalle hakkında, mahalle şehir hakkında, şehir bölge hakkında fikir verir. Saydıklarımız içerisindeki en ufak bütünlük ailedir ve en ufak bütünlükte dahi çatışma kaçınılmazdır. Kaldı ki insan kendisiyle dahi çatışır. Buna rağmen insan birlik olmayı başarır.

Birlik olmak aynı zamanda bireyi baskılayan, yok eden, kalabalığın içerisinde eriten de bir güçtür. 

Belirlediğimiz değerler toplumların ahlaki normlarını, kimlerin toplum içerisinde normal görülüp görülemeyeceğini belirler. İnsan yaşamını sürdürebilmek adına bazen toplumların ahlaksızlıklarına eklemlenmek zorunda kalır.

Bu durumda da insan, özgürlükten kaçan bir varlık haline gelir.

Ama paniğe kapılmaya lüzum yok. Özgürlükten kaçabilmek için insanın öncesinde birey olması gerekir. Erich Fromm’un ‘’özgürlükten Kaçış’’ kitabında dile getirdiği gibi;

"ortaçağ toplumu bireyi özgürlüğünden yoksun bırakmamıştır, çünkü "birey" henüz varolmuş değildir; insan hala dünyaya asal bağlarla bağlıdır."

Her ne kadar 21. Yüzyılda yaşıyor olsak da ülkemiz adına orta-çağın zihin dünyası ile yaşamaya devam etmekteyiz. Bu sebeple insanın özgürlüğünden bahsetmek birçok yerde küfür sayılıyor dışarıdan ithal edilen bir şeymiş gibi bakılıyor…

Özgürlük bir anlamda insanın kendi iradesinden sorumlu olmasıdır. Oysa özgürlük düşmanlığı adına sarıldıkları semavi dinlerin kıssalarında dahi insanın kendi iradesinden sorumluluğu Âdem’in itaatsizliği neticesiyle başlar. Âdem ile Havva, itaatsizlik eylemini gerçekleştirmeden evvel kendi çıplaklığının bile farkındalığını kazanamamıştır.

Erich Fromm’un “İnsan olmak Üzerine” adlı yapıtında “batılı insanın gelişim aşamalarında kehanet Mesihçiliği” alt başlığında akımın şu görüşünü aktarmaktadır;

“insan, cennette doğayla birdi ama tıpkı hayvanlar gibi ben bilincinden yoksundu. Tanrı’nın buyruğuna uymamakla ya da diyebiliriz ki hayır deme yeteneğiyle, insan kendi beninin ayırtına varır ve özgürlüğe ilk adımlarını atar.”

Bu durumda itaatin olduğu yerde insanın özgürlüğünden söz edemeyiz. İranlı düşünür Ali Şeriati’de Bakara Suresi 30. Ayeti örnek göstererek benzer bir yorumda bulunur;

Bir zamanlar Rabbin meleklere: Bakın ben yeryüzünde benim hükümlerimi uygulayacak bir halife, bir temsilci yaratacağım demişti de, melekler: “Biz seni övgüyle yücelterek takdis edip sana saygı gösterip dururken, orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın?” dediler. Ama Allah onlara: “sizin bilmediğiniz çok şey var. Onları ben bilirim” dedi. (Abdullah Parlıyan meali)

Bugünün medeniyetinin insanperestlik/Allahsız bir hümanizm üzerine kurulduğunu belirtir. Oysa İslam’ın vaat ettiği hümanizmin daha anlamlı olduğu kanaatindedir. Ali Şeriati’ye göre insan, islami hümanizmde, anlamsızlık içerisinde, fırlatılmış ve terk edilmiş bir meczup halde değil; Allahın yeryüzündeki halifesi, akrabası, dünyanın iskânını sağlayan, ölümlü bir bedende tanrısal cevheri taşıyan bir canlıdır.

Şeriati, dualist bir varlık anlayışını vurgular. Toprak ve Tanrının cevherinin birleşimini; Tanrı, topraktan/balçıktan bir halife yaratır ona ruhundan üfler ve balçık çökelmenin, pisliğin, tembelliğin bir sembolüdür. Bu bakımdan insan iki boyutlu bir varlıktır; bir yönüyle çökelmeye, tembelliğe, uyuşukluğa meyyal; bir yönüyle de yükselmeye, yaratmaya muktedir, özgür bir varlıktır.

Yine Bakara 30’da melekler;

Biz seni övgüyle yücelterek takdis edip sana saygı gösterip dururken, orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın?

Melekler sorgulamayı yaparken acaba tam olarak neyi kast etmekteler? Geleceğe dair bir öngörü mü? Yoksa geçmişte yaşamış veyahut hala yaşamakta olan insanları mı işaret etmektedirler?

Kim bilir belki de insanın cenneti tarım devriminden önceki dönemiydi.

İnsan’ın tarihine baktığımızda, üç milyon yıl önce ortaya çıktı ve on iki bin yıl önce tarım devrimini başlattı ve dünyanın fethine başladı. Günümüzden yüz bin yıl öncesinde de dünyayı arşınlamaya başladı. İnsan, hayatının büyük bir çoğunluğunu avlanma korkusuyla yaşayan avcı konumunda geçirdi. Besin zincirinde ara bir halkaydı. Zincirinin tepesine çıkması çıplaklığının farkına varmasıyla gerçekleşti.

Tarım insanların hayatını geri döndürülemez bir biçimde etkilerken insan, yarattığı anlamlar ve imgeler üzerine çatışmaya mahkûm bir varlı haline geldi. Sistem karmaşıklaştıkça imgelerin ve simgelerin devreye girmesi kaçınılmaz oldu. Eskiden insanlar yaklaşık yüz kişilik kabileler halinde yaşarken tarım devrimiyle birlikte on binlerce kişilik şehirler kurmak zorunda kaldı.

O büyük şehirleri de bir arada tutmanın yegâne yolu da ekonomik gereksinimlerin yanında dini birlik yoluydu. Ardından dini ekoller ve yönetim biçimleri farklılık göstermeye başladı, farklı birliklerin çatışması da kaçınılmaz hale geldi.

Ayrıca insan, avcı ve toplayıcılıktan tarıma geçtiği anda daha fazla çalışmak zorunda kaldı. Konar göçerliği terk edip yerleşik düzene geçmeye başlamasıyla daha az protein, daha fazla tahıl tüketmeye başlıyor ve bu durum daha sağlıksız, zayıf bedenlere yol açarak yaşam süresini kısaltıyordu. Bunun sonucunda sosyal hayat daha karmaşık hale gelmiş oluyordu. Ekonomiyi ayakta tutan beden işçiliğiydi, toprak ilgilenilmesi, korunması gereken en değerli şeydi...

Tarım devrimi, ilk tarım yapan kimi topluluklarda, her ne kadar komün hayatına rastlansa da sınıfsal ayrılıklara yol açıp, seçkinler sınıfını yaratmaktan da geri kalmadı. Seçkinler haz ve doyuma, karın tokluğuna çalışan, sağlıksız bir hayat süren tabakanın kas gücü aracılığı ile ulaşmaktaydı. Sanayi devrimi bir şey vaat etti, üretimde kas gücü azalacak, makinenin gücü artacaktı ve insanlar daha fazla hazza ve doyuma ulaşmak için yeterli zamana kavuşacaktı ama sanıldığı gibi olmadı, bu aşırı iyimser bir avuntuydu...

Üretme tutkusu insanı daha fazla tutsak hale getirdi. Günümüzde insan hayatını İş, ev, tv, internet, uyku ekseninde, sefil bir esaret içerisinde geçirmekte ve yine insan, hayatından feragat edip kendi ürettiği ürünü köleliğinin karşılığı olarak kazandığı üç kuruşla satın almaya zorunlu kılınmış haldedir. Daha önce ‘’Olmak ve Sahip Olmak’’ başlıklı yazımda değindiğim Charlie Chaplin'in Modern Zamanlar filminde olduğu gibi insan, kendine yabancılaşmış ve üretim araçlarının bir parçası haline gelmiş, ürettiğini tüketerek özgür olduğu sanrısına kapılıyor.

Kim bilir belki de İnsan, özgürlüğe mahkûm değil de, özgürlüğünü unutmaya veyahut kaçmaya mahkûm bir varlıktır.

Kitap Önerisi

Özgürlükten Kaçış – Erich Fromm (Say Yayınları)

İnsan olmak Üzerine – Erich Fromm (Say Yayınları)

İnsan – Ali Şeriati (Fecr Yayınları)

İnsanın En Güzel Tarihi - Dominique Simonnet , Andre Langonay, Jean Clottes, Jean Guilaine (İş Bankası Kültür Yayınları)

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.