banner91

Atatürk ile bağım çocukluğumda tamamıyla biçimseldi. İlkokul çağımdayken resmi bayramlarda gazetelerin günün anlam ve önemine binaen vermiş olduğu Atatürk posterleriyle odamı süslüyordum. Ona olan sevgim çevremi mutlu ediyorsa da Atatürk’ün ideallerinden son derece uzak köhne bir eğitim süzgecinden geçiyordum.

Okuma, araştırma, sorgulama alışkanlığımı kendi başıma kazanamamış olsaydım, bendeki Atatürkçülüğün yansıması otomobil camına imzasının çıkartması veyahut vücudumun herhangi bir yerine Atatürk dövmesi seviyesinde kalacaktı. Belirlediği ilkelerin yansıması olarak da resmi bayramların fener alaylarında, ‘’Türkiye laiktir, laik kalacak’’ sloganı atmaktan öteye gidemeyecektim.

Ne kadar da kolaycı bir Atatürkçülük anlayışı…

Kolaylıkla giyilebilen bir elbise Atatürkçülük, mesela ordu darbe mi yapacak?

Kılıfını hazırlamak çok kolay, çıkartırsınız gardırobunuzdan Atatürkçülük elbisesini, darbeyi de Atatürk ilkeleri adına gerçekleştirdiğinizi söyleyerek kapatırsınız konuyu. Varlığını Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığına borçlu olan ‘’Gülen Cemaati’’ mensuplarının dahi darbe girişiminin bildirisinde giyilen kıyafet aynıydı.

İlkeler demişken hangi ilkeler?

Hâlbuki O, din ve devlet işlerini ayırdığı gibi siyasetle orduyu da birbirinden ayırmıştı. Ordu ile siyaseti ayırmasındaki en büyük koşut Balkan Savaşlarındaki kayıplardı. Ordunun fazlasıyla siyasete alet olması Balkanlardaki savaşın kaybedilmesindeki en büyük etkendi. (başlı başına tartışılabilecek hayli uzun başka bir konu)

İlkeler özüne ilişkin değil de biçimsel olarak algılandığından, Atatürkçülük elbisesini giymek veya reddetmek de kolay oluyor. Şapka devrimi, yazı devrimi, kadınlara seçme ve seçilme hakkı etrafında son derece yüzeysel çıkarımlarla savunu veya muhalefette bulunuluyor. Nefret edenin nefreti de o kadar yüzeysel ki örneğin;

Yazı devrimiyle bir gecede cahil kaldığını iddia eden büyük bir kitle var. Türkiye’nin özünü kaybettiği ve okuma oranının sıfırlandığı tezi savunuluyor, gerçi bu iddiaya tez demek ne denli doğru bilmiyorum. O kadar zayıf bir argüman ki kendi alfabesini yaratmış bir millet olarak ‘’Orhun Alfabesini’’ terk edişimizi özümüzü kaybedişimiz olarak görmüyorlar da, Arap alfabesinden Latin alfabesine geçişimizi özümüzü kaybetmek olarak lanse ediyorlar. Sanırsınız Osmanlıda %70 %80 okuma oranı var. İddia ne tarafından bakarsanız bakın ahmakça…

Her olguya biçimsel bakarak öz hakkında bu kadar cüretkâr bilgiçlik taslayabilmek için bir insanın cehaletinin farkında olmaması gerekli.

Türk insanının büyük ölçüde politik, hukuksal, bilimsel, felsefi, dinsel, ahlâki, estetik düşünceler bütününe ilişkin net bir ideolojisi yok. Siyasi figürlerin etrafında kümelenen hayranları coşturacak popülist söylemlerden ibaret siyasi manevralarla karşılaşıyoruz. Siyasi partilerimiz, siyasi parti gibi değil de ‘’fun clup’’ gibi çalışıyor. İhtiyaç olduğunda tarihi bir şahsiyeti diriltmekte ve aleni yalanlar söylemekte sakınca görmüyor

Örneğin 101 yıl önce ölmüş II. Abdülhamid’in, Siyasal İslam’ın çabalarıyla ciddi bir hayran kitlesi oluştu. Atatürk’ü sevmeyenler onun etrafında kümeleniyor.

Şunu duyarsınız mesela;

 ‘’Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır.’’

Necip Fazıl ortaya atmış bu iddiayı. İddia tabiî ki tartışılabilir yalnız bu iddiadan hareketle, yüzlerce hurafe kaynağı kitap yazılmış ve yazılmaya devam ediyor.  Konu o kadar sulandırılmış ve bulandırılmış ki tartışılabilirliği neredeyse imkânsız hale gelmiş durumda. Elle tutulur bir eleştiri getirdiğinizde ellerindeki hurafelerle savunmaya geçiyorlar. Hele bir de söze ‘’cennet mekân Sultan Abdülhamit Han’’ diye başlayarak Allahlık taslamayı da ihmal etmiyorlarsa konuyu direk kapatıyorum.

Ne güzel söylüyor Ali Şeriati;

‘’Bir hakikati yok etmek istiyorsan; ona iyi saldırma. Onu kötü savun!’’

Bilgiye dayalı bir savunu değil de, hep dogmatik, hurafelerle dolu bir savunma yapılıyor. Kişiler ve olaylar hakkında rasyonel bir tartışma zemini ortadan kalkıyor. Bu durumda dogma hakikatin yerini alıyor. Ayrıca bir insana ne kadar kutsiyet yüklenirse o insana ulaşmak o kadar güç hale geliyor. 

Bir önceki yazımda Atatürk’ün Bandırma’ya gelişine ilişkin düzenlenen törene değinmiştim;

‘’Böyle bir saçmalık, dini bir ritüelden rol çalmak gibi bir tutum değil midir? İlhamını doğadan, hayattan alan dogmalara savaş açan rasyonalist bir liderin, bir kente gelişine binaen tören hazırlamak, savaştığı ilkel zihniyetin bizde hala yaşadığına kanıt niteliğinde. 21. yüzyılda halen aydınlanmayı içselleştiremeyişimizi görmek ne acı.’’

Bu töreni Atatürkçülük adına savunacak olanlarla nasıl mantıklı bir tartışma yürütebilirsiniz? ‘’Tarihsel açıdan buraya gelmesinin ne gibi bir önemi var?’’ diye sorduğunuzda Samsun’a çıkışı gibi önem arz eden tarihsel bir etkisi de yok maalesef. Adam ayrıca Bandırma’ya geçerken uğramış. Yani sırf bu uğrama için tören, bir de üzerine canlandırma yapmak çocukça, gülünç bir Atatürkçülük anlayışı… 

Her yerde dillendiriyoruz oysa Atatürk’ün şu vecizesini;

‘’Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız, bu kâfidir.’’

Ama ne hikmetse pek de etki etmiyor. Attila İlhan’ın Hangi Atatürk kitabından alıntıyla;

‘’Hanidir yeni bir moda çıkardılar, televizyonda ne zaman görsem, aklıma hep onun sözleri geliyor. Moda şu: bir yerin kurtuluş günü mü, Mustafa Kemal Paşa’nın bir büstü jeep’in birine bindiriliyor, o şehre temsili giriş yapıyor. Kasaba ya da şehir halkının başlarında yöneticileri, takım takım büstü karşıladıklarını unutmamak lazım. Şimdi bu Atatürkçülük mü? Ne münasebet? Her seferinde hatırladığım sözü şudur;

’beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız, bu kâfidir.’

Evet, önce fikirleri ve duyguları yüzünden önde geliyordu, birincileri gargaraya getirip, yüzü yerine büstlerini ortada dolaştırdığımızı duysa, acaba ne yapardı?’’ *

Mustafa Kemal Atatürk İsa gibi, Buda gibi müridi olunacak ruhani bir lider değil. Tarihsel süreçte hayata geçirebildikleri ve geçiremedikleriyle irdelenmesi gereken saygı duyulması elzem kurucu liderdir. Benim Atatürkçülük anlayışım kanlı canlı fiziki bir özlem barındırmıyor. Adına yazılan ‘’Sarı Saçlım Mavi Gözlüm’’ gibi bir parça duygularımı kabartmıyor. Kaldı ki Mustafa Kemal Atatürk, duygularımı değil, tarihsel bir gerçeklik olarak aklımı işletmesi gerekiyor. O, benim için aşılması gereken yüksek bir eşiği temsil ediyor. Onu aşmaya çalışma cüretinde bulunmak gerekli. Nitekim kendisi de öyle isterdi. “Yalnız ilim ve fennin yaşadığımız çağda gelişmesini idrak etmek ve ilerlemesini zamanında izlemek şarttır.” Diyen bir insandan aksi bir tutum da beklenemezdi.

İlim ve fen disiplinine sahip olanlar tarihsel hakikatin şartlarına uygun çözümler üretirler. Atatürk tarihsel hakikatin gereklerini yerine getirmiş ve hatta çağının ötesine geçmeye cüret etmiş bir liderdir. Ölümünün ardından dar kafalı idarecilerce ilkelerinden saptırılarak umut vadeden embriyo halindeki cumhuriyet, Osmanlının son 200 yılında olduğu gibi yeniden emperyalist devletlerin iktisadi tahakkümüne boyun eğdirildi.

Biz de biçimsel çağdaşlığımızla Atatürk ilkelerine sıkı sıkıya bağlı olduğumuz yanılsamasını yaşadık ve yaşamaya devam ediyoruz.

Yine bir 10 Kasım…

Peki, Bu 10 Kasımda ne oldu? Önceki senelerde ne olduysa aynısı  oldu…

Duygusal konuşmalar, duygusal şiirler, zeybek gösterisi, Atatürk’ün sevdiği şarkılar, alkışlar ve kapanış. 10 Kasımdan 10 Kasıma aynı ruhsuz, idraksiz, uyuşuk formaliteler devam ediyor.  21. Yüzyılın gereklerini idrak edemeden hayatımızı sürdürüyoruz. Ama Atatürkçüyüz. Araç arka camındaki imzasıyla, vücudumdaki dövmesiyle, sosyal medya hesabıma koyduğum fotoğrafıyla, bestelediğim bir şarkıyla, stadyumlara, caddelere, sokaklara verdiğim ismiyle…

Oysa Atatürkçülük sorumluluk ve ilkelerine bağlılıktır. Neydi o ilkeler; 

Cumhuriyetçilik

Milliyetçilik

Halkçılık

Laiklik

Devletçilik

Devrimcilik

İlkeleri içselleştiremedikten sonra anayasanıza yazsanız ne olur ‘’Türkiye Cumhuriyeti Laik Demokratik Sosyal Bir Hukuk Devletidir’’ diye… Mahkeme duvarlarına yazsanız ne olur ‘’Adalet Mülkün Temelidir’’  diye…

Donuklaştırılan, güdükleştirilen ilkeler, kendimi bildim bileli duyduğum bir slogandan ibaret, bir tanesinden örnekle;

‘’Türkiye laiktir, laik kalacak.’’

Kararlı bir inançtan ziyade acınası bir ağıttır gözümde. Esasında ne sloganı atan inanıyor Türkiye’nin laik olduğuna, ne de sloganı dinleyen. Yalnızca kendimizi kandırıyoruz. Varın geri kalan ilkelerin durumunu siz düşünün. Sloganların işe yarayıp yaramadığını görmek için 2017 referandumuna ve ardından yeni sistemdeki ilk seçime bakmanız yeterli olur sanıyorum…  

Ortada ne ilkeler var, ne de koyduğu ilkelerin teminatı olan siyasi bir parti…

Ayrıca öyle bir dönemi yaşıyoruz ki siyasi kariyeri boyunca Atatürk’ün ilkelerine karşı cephe almış siyasi iktidar, utanmadan ve sıkılmadan cumhuriyetimize en büyük katkıyı yaptıklarını iddia edebiliyorlar.   

Kitap Önerleri

* Attila İlhan, Hangi Atatürk – İş Bankası Kültür Yayınları

* Niyazi Berkes, Atatürk ve Devrimler – Yapı Kredi Yayınları

* Niyazi Berkes, Türkiyede Çağdaşlaşma – Yapı Kredi Yayınları

* Tanıl Bora, Cereyanlar – İletişim yayınları

* Hasan İzzettin Dinamo, Kutsal İsyan, Kutsal Barış Serisi – Tekin Yayınevi

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.