İnsan, kısacık hayatını çocukları aracılığıyla dolaylı yoldan devam ettirmektedir. Kendi ben’inin taşıyıcısı kendi evladıdır. Örneğin; İbrahim Peygamber 120, eşiyse 90 yaşındayken Tanrının mucizesi sayesinde çocuk sahibi olur. İbrahim artık mutludur ve kendi benliğini, varoluşunu sürdürebilecek bir oğula sahiptir.

Tanrı, İbrahim’e bahşettiği mucizenin ardından onu sınamak ister. İbrahim gelecekteki benliğinin taşıyıcısı olan oğlunu alıp Moriya Dağına doğru yola koyulur. Tanrının emrini kayıtsız şartsız yerine getirmelidir. Varlığını oğlu aracılığı ile devam ettirebilecekken şimdi de Tanrı, İbrahim’den 120 yaşındayken sahip olduğu oğlunu kurban etmesini istemektedir. Oğlunu katletmiş olması da kendi benliğini de yok etmesi anlamına gelmektedir.

İbrahim’in buradaki itaati Âdem’in ilk günahı işlemeden önceki tutumuna benzemektedir. Saf ve itaatkârdır, inandığı ve güvendiği Tanrının buyruklarından en ufak bir şüphe dahi duymamaktadır.

Bu öyküyü Danimarkalı filozof ‘’Søren Kierkegaard’’ çarpıcı bir biçimde ‘’Korku ve Titreme’’ isimli kitabında yorumlamaktadır…

Fakat bu öyküyü günümüze uyarlamaya çalışacak olursak;

Bir baba düşünün; Tanrıdan mesaj aldığını belirtip, çocuğunu dağa kaldırıp boğazlamaya kalkan… Bu durumda Âdem’in cennetten kovulmadan önceki ihlâsını değil, apaçık bir biçimde babanın akıl sağlığından şüphe eder, caniliğine kanaat getiririz.

Kierkegaard, İbrahim’in eylemindeki çelişik durumu ifade ederken öykünün klasik mantık kurallarını aşan bir nitelikte olduğunu ve mantığın, imana temel teşkil edemeyeceği kanaatine varmaktadır.

Örneğin;

Bayramda kesilen kurban, İbrahim Peygamber’in öyküsünü basit bir mantığa oturtma çabasıdır. Kurban bayramı, İsmail’ini Allah’a adayamayan, kurban edemeyen, kendi benliğine, varlığına tapınanların ritüeli haline gelmiştir.

Kurban bayramından anlaşılan; yoksulun kursağından geçecek bir parça ete veyahut dolaba tıka basa doldurulacak ete dönüşmüştür. Oysa insanın benliğini, bencilliğini öldürmesi İsmail aracılığıyla somutlaşırken, eylemin ardındaki anlam es geçilmektedir. Buyruğun anlamı fakirin kursağından geçecek et olsaydı Tanrı İbrahim’i Moriya dağına oğluyla birlikte yolculuğa çıkarmazdı.

Tanrı İbrahim’i mantık kurallarıyla örülü dünyada mantığın dışına çıkmasını sağlıyor. Kierkegaard’ın değişiyle ‘’İbrahim bu durum karşısında elbette karşı gelebilir, oğlu yerine bıçağı kendi kalbine saplayabilirdi’’ ve gelecekteki varoluşu adına daha mantıklı bir seçim yapmış olabilirdi. Fakat İbrahim Tanrıya olan güveni ile mantıksız olanı seçip, gelecekteki varoluşunu sağlama almakla birlikte kendi hayatını da kaybetmeyip bir süre daha yaşamını sürdürdü.

O iman yolunu, adanmışlığı, mantık dışı olanı seçti. Kim bilir belki de itaatsizlik edip oğlu yerine bıçağı kendi kalbine saplayabilirdi. Sonuçta Tanrıya karşı yapılan ilk itaatsizlik olmayacaktı. Nitekim insan, bu dünyadaki eylemlerinde özgür kılınmıştır.

 Sartre’ın ifadesiyle söyleyecek olursak; ‘’İnsan özgürlüğe mahkûm bir varlıktır.’’  Her ne kadar mahkûm ettirici bir güç olarak Tanrıyı işaret etmiyor olsa da…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.